27 Temmuz 2009 Pazartesi

Türk yazın ve düşünce tarihinde ütopya




TÜRK YAZIN VE DÜŞÜNCE TARİHİNDE ÜTOPYA*

ARSLAN KAYNARDAĞ



Ünlü düşünür Thomas More İngiliz toplumunu eleştirmek için l644'te Ütopya adında bir kitap yazdı. Bir ada ve orada yaşayan insanları hayal edi­yordu. Bu mutlu toplumun temel özelliği eşitlik­ti. Herkes doğanın nimetlerinden, emeğin ürün­lerinden eşit pay alıyordu.
Yunanca'dan türetilen "ütopya", iyi ülke anlamına geldiği gibi, "yok ülke" anlamına da gelmektedir, Yazar böylece ta­sarladığı olağanüstü toplumun gerçek değil, düş olduğunu anlatmak istemişti.


Ütopya türüne giren yapıtlarda, eşitlik kadar bilime, bili­min sağladığı ilerlemeye de önem verilir. Bu nedenle 19. yüz­yılda gördüğümüz örneklerde "ütopya" ve "bilimkurgu" özel­likleri iç içe girmeye başlar.
Çeşitli zamanlarda yazılmış ütopya kitaplarının temel özellikleri, bir düş toplumundan söz etmeleri, günün toplu­munu eleştirmeleri, eşitliği ve özgürlüğü savunmalarıdır. Bunlar, başta bilim ve ilerleme olmak üzere, halkın kimi top­lumsal özlemlerini çarpıcı biçimde dile getirirler.
Eleştiri ağırlıklı ütopya kitapları toplumların bunalım dö­nemlerinde ortaya çıkmaktadır, Bilim ve teknikte büyük iler­lemeler olduğu zamanlarda bu kitapların bilimkurgu niteliği kazandığı görülür.


Ütopyalar çoğunlukla, ilerde kurulabilecek toplum mo­delleri önerirler. "Geçmişin altın çağlarında kalan yaşam bi­çimlerini" önerenler de vardır.
Bu tür yapıtlar bizde ancak Tanzimat döneminde yazıla­bilmiştir. Batı yazınında yapılan ilk çevirilerin ütopya olması da ilgimizi çekmektedir, Örneğin, l862'de Fenelon'dan çev­rilen Telemak böyle bir yapıttır.



Fenelon l699'da Telemak’ı yazarken politik bir amacı vardı. Bu kitap aracılığı ile, hocası olduğu prense, insan sev­gisi, halk sevgisi, savaş ve zorbalıktan nefret gibi duygu ve dü­şünceleri aşılamak istiyordu, düşüncelerini kitapta, Salente adında bir adada yaşayan düşsel bir toplumu betimleyerek anlattı. O toplumda zorba yönetim yoktu, lüks yasaklanmıştı, mutluluğu herkes paylaşıyordu.
Kitaptaki yaşam biçimi ve eleştiri Türk toplumunda bü­yük ilgi uyandırdı. Öyle ki, kısa sürede. iki çeviri daha yapıldı. Hatta Tanzir-i Telemak adında bir kitap yazılarak, kitabın as­lındaki temalar Osmanlı toplumuna uygulanmak istendi. Karşı bir ütopya oluşturuluyor, hem padişah zorbalığı, hem de Batılılaşma eleştiriliyordu.
1



Ütopya türüne girebilecek yapıtlar arka arkaya çevrildi. Robenson Crıızoe 1864'te, Güliver’in Seyabatleri l872'de, Jules Verne'den ilk çeviri 1890'da yayınlandı.
Bu türün getirdiği eleştiri ve bilim hayranlığı Tanzimat ya­zarlarının dikkatini çekti. Onlar da eleştirilerinde ütopya­dan yararlandılar. Bu tür yapıtları "rüya" başlığı altında kale­me aldılar.
Ziya Paşa l869'da Hürriyet gazetesinde yayınladığı yazı­da, Londra'da bir parkta gördüğü rüyayı anlatır. Rüya'sında, dönemin padişahı olan Sultan Aziz'e, yönetimin bozukluğun­dan, Sadrazam'ın yolsuzluklarından yakınır. Çare olarak mil­let meclisi kurulmasını önerir, Öneriyi kabul eden sultan, sadrazamı azleder.
Rüya devam ederken, park bekçileri gelirler, Ziya Paşa'yı uyandırırlar, o da gördüklerinin rüya olduğunu anlar.
Namık Kemal'in l872'de Boğaziçi'nde gördüğü rüya'da "ütopya" özelliği daha belirgindir:
Özgürlük perisi zincire vurulmuştur. Halkı vatan yolunda özveriye çağırmaktadır. Baskıya karşı ayaklandırmak için coş­turucu şeyler söylemektedir. Tembel ve uyuşuk olanları eleş­tirmekte, bir an önce harekete geçilmesini, bilim ve teknik­ten yararlanılarak yepyeni bir toplum kurulmasını istemektedir.
Namık Kemal kitabında, özlediği bilim ve hukuk toplu­munu çarpıcı hiçimde betimler. Devletin talih bayrağının öz­gürlük eliyle yükseleceğini söyler.



Bir başka ütopya örneği Abdullah Cevdet'in Mahkeme-i Küibra'sıdır. 1895’de kaleme alınan bu rüya'da, Ayasofya Ca­mii'nde büyük bir mahkeme kurulur. II. Abdülhamit, öteki padişahların ve devlet adamlarının önünde İslam peygambe­ri tarafından sorgulanıp yargılanır. İdama mahkum edilir.



Seıvet-i Fünun yazınının ise ütopya ile değişik bir ilgisi ol­duğu söylenebilir. Burada ilk gördüğümüz ütopya bir kitap değil, belli başlı yazarların giriştikleri, ama gerçekleştireme­dikleri bir kaçış eylemidir. Tevfık Fikret ve arkadaşları, yeni bir yaşam, özgür bir toplum özlemi içindedirler. İstanbul'da bunalmışlardır. Başka ülkelere gitmeyi düşünürler.
Hüseyin Cahit Yalçın bu göç isteğini anılarında şöyle an­latıyor.
2



Yeni Zelanda adalarına hep birlikte göç edilecekti. Konu­yu ortaya Tevfik Fikret attı, kim duyduysa kabul etti. Esat Pa­şa3 yolculuk için gerekli parayı bulacağını söylüyordu. Uzun süre başlıca düşümüz, bu yolculuk oldu. Ancak, bir noktada Fikret'le anlaşamıyordum. O, Yeni Zelanda'da kalmak, hiç dönmemek düşüncesindeydi. Ben, Abdülhamit ölür de ülke­de meşrutiyet olursa dönerim diyordum. Fikret bunu oyun­bozanlık sayarak kızıyordu. "Hele o zaman gelsin, düşünürüz" diyerek anlaşmazlığın çözümünü ileriye bıraktık.
Düşüncemiz, doğmadan ölen bir çocuk gibi sonuçsuz kaldı. Çünkü para bulamadık. Bununla beraber, İstanbul'­dan uzaklaşmak bizde bir çeşit değişmez istek olmuştu. Hafiyelerle, sansürcülerle, sürgünler ve baskınlarla çevrili bir or­tam içinde rahat bir dakika geçirmek pek zordu. Bu derdin çaresini Hüseyin Kâzım
4 buldu. Manisa dolaylarındaki bir köyde toprağı varmış. Orada güzel ve çamlık bir tepe üzerin­de bir köşk yaparak çiftçilikle yaşayacaktık. Fikret, Hüseyin Kazım ve ben aile1erimizle gidecektik.
Fikret bu düşle tutuştu. Kaleme sarıldı, güzel bir köşk pla­nı çizdi, odaları nasıl döşeyeceğimizi bile kararlaştırmıştı.
Benim köyü gidip görmeme karar verildi. Oraya gidecek, yerleşme konusundaki düşüncelerimi söyleyecektim. Serü­ven dolu bir yolculuktan sonra köye vardım. Çamlık tepesin­deki yaşama hayran olarak İstanbul'a döndüm. Artık her şey tamamdı. Hüseyin Kâzım verdiği sözü tutmaya hazırdı. Ama biz yine de İstanbul'da kaldık. Tevfik Fikret kim bilir ne gibi bir düşünce ile niyetinden vazgeçmişti. Oysa, "Gel ey sevgili haberci..."
5 diye şiirler söylemiş, sabırsızlıkla geri dönmemi beklemişti. Girişimden vazgeçince de üzülmüştü. Rubab-ı Şi­keste'deki Yeşil Yurt başlıklı şiir bu köyün özlemiyle ilgilidir.



Mersiye şiirinde ise, o köyün çamları altında geçecek günlerin kendileri için son umut olduğunu söyler, gidemeyi­şin acını dile getirir.
Böyle bir düş ülkesi, orada birlikte geçirilecek günler, Hüseyin Cahit'in kafasını uzun süre meşgul etmiştir. Tam an­lamıyla bir ütopya olan Hayat-ı Mııbayyel öyküsünü bu dü­şünce ile yazdığı belli olmaktadır.
Öyküde, bir köye yerleşen aydınlar ideal bir toplum kur­maya girişirler. Her şeyin ortaklaşa üretildiği, mülkiyet ve pa­ra düşüncesinin olmadığı bu köydeki yaşam bir komüne çok benzemektedir.
6 Lüksten, gösterişten kaçılır. Hizmetçi yok­tur, çünkü herkes birbirinin hizmetçisidir. Çalışmak oku­mak, sanatla ilgilenmek ve eski toplumun kötülüklerinden arınmış yepyeni bir kuşak yetiştirme isteği insanları mutlu kı­lar.
Öykü 1897'de yazılmıştır. Hüseyin Cahit Yalçın'ın bu yıllarda, yeni toplum düzeni ve yeni insanlık düşüncelerine ilgi duyduğunu, hatta, kendi deyimiyle sosyalist, komünist oldu­ğunu
7 biliyoruz. Bu düşüncelerin kaynağı, onun çok sonrala­rı yazdığı bir yazıda belirtilir.8
"Gizli gizli okuduğumuz Utopie, Cite du Soleil gibi eserler, ruhlarımızda, 'senin', 'benim' düşünceleri olmadan kar­deş gibi, hakiki bir insan gibi, bir arada yaşamak ve temiz bir toplum oluşturmak isteğini uyandırmıştı.”



Ziya Gökalp'de de ütopya vardır ve ideoloji ile karışmak­tadır. Onun kimi yazılarında en büyük ülkü olarak düşündü­ğü "Turan" ve "Kızıl elma" aynı zamanda hayal ülkeleri idi.
Yazınımızda gördüğümüz ütopyalar bu kadarla bitmiyor. Ben burada yalnız, Cumhuiyet'ten öncesine değindim. Ah­met Ağaoğlu, Refik Halit, Yakup Kadri, Ahmet Haşim gibi ya­zarlarımızda da "ütopya" vardır. Bunlar ilerde başka bir yazının konusu olacaktır.




* Varlık, Şubat 1993.


Notlar
1 Mehmet Kaplan, Tanzir-i Telemak, Türk Dili ve Edebitayı dergisi, Cilt III, Sayı 1-2.
2 Hüseyin Cahit Yalçın, Edebiyat Anıları, 1976, sayfa 114.
3 Esat Paşa o dönemin ünlü göz doktorudur. Yazın çevresiyle yakınlığı vardır.
4 Hüsyein Kâzım (Kadri), yazar ve dilbilgini, önemli yapıtı Büyük Türk Lügatı’dır.
5 Rübab-ı Şikeste, Berid-i Ümmid (Ümit Habercisi) başlıklı şiir.
6 Bak: Faruk Huyugüzel, Hüseyin Cahitîn Hayatı ve Edebi Eserleri, 1981, Sayfa 80.
7 Bak: A.g.y.
8 Bak: A.g.y.

3 Haziran 2009 Çarşamba

1. ölüm Yıldönönümü için

ARSLAN KAYNARDAĞ’I HATIRLAMAK

Mustafa Günay
·


“Felsefeyi felsefe olarak kendi bağımsız alanında geliştirdiğimiz gibi, onu eğitim, kültür ve politikanın başlıca yol göstericisi durumuna da getirmeliyiz.”
Arslan Kaynardağ



Türk düşünce dünyasına yönelik çalışmalarıyla tanınan değerli felsefeci Arslan Kaynardağ, 4 Haziran 2009’da aramızdan ayrılmıştı. Bir düşünce tarihçisi olarak Kaynardağ’ın Türkiye’de felsefî düşüncenin tarihine yönelik önemli çalışmaları bulunmaktadır. Başlıca felsefe kitapları şunlardır: Felsefecilerle Söyleşiler (1986), Türkiye’de Felsefenin Kurumlaşması ve Türk Felsefe Kurumu’nun Tarihi (1992), Kadın Felsefecilerimiz (1999), Türkiye’de Cumhuriyet Döneminde Felsefe (2002). Başka konulardaki eserleri ise, Binbir Bilmece (1958), Türkiye’de Shakespeare, Shakespeare’de Türkiye (1960), Kitap Yılı Bibliyografyası (1974), Sevgiler de Gündemdedir (şiirler-1979).


Felsefe yapmanın başlıca koşulunu, özerk bireylerin varolmasında gören Kaynardağ, felsefe alanındaki olayları ve sorunları ele alırken; bunları etkileyen ortamı (kültürel-siyasal açıdan) daima göz önünde bulundurması, bir bakıma onun felsefî düşüncenin sosyolojisini yaptığını da gösterir. Kendi deyimiyle, “felsefe için, felsefe yapmak için, her şeyden önemlisi, düşünce özgürlüğüdür, bunu sağlayan ortamdır.”


Tanzimat dönemi yazar ve düşünürlerinin ilgisinin aydınlanmacı filozoflara, pozitivizme ve Alman İdealizmine yöneldiğini belirten Kaynardağ’a göre Cumhuriyet döneminin başlangıçlarında, özellikle pragmacı felsefe, Bergsoncu felsefe ve diyalektik maddeciliğe ilgi duyulmasının temel nedeni, Türk aydınlarının “geri kalmışlığın nedenlerini Doğu’nun soyut kavramlarıyla gizemci ve metafizik etkilerinde” bulmasından kaynaklanır. Cumhuriyet’le birlikte yapılan devrimlerin ve değişmelerin, Batıya yönelik bir dünya görüşünün ışığında gerçekleştirilmeye çalışılması, hiç şüphesiz düşünce dünyasını da etkilemiştir.



Kaynardağ, Türkiye’nin içinden geçtiği sosyal-siyasal ve kültürel süreçlerin düşünce ortamı ve felsefe eğitimi üzerinde önemli etkileri olduğunu belirtir. Kimi dönemlerde kitap sevgisi ve felsefe ilgisi köreltilmeye çalışılmış, sonuçta düşünce ve kültür yaşamı üstüne karanlık çökmüştür. Kaynardağ’ın 1993’te, Cumhuriyet’in 70. yılındaki saptama ve değerlendirmeleri şöyledir: “Bu süre içinde felsefenin ve felsefecilerin epeyce yol aldığını söyleyebiliriz. Yapılacak işler bitmez, bitmeyecektir. Daha çok çaba gerekiyor. Cumhuriyetimiz çok önemli bir kuruluştur. Bu kuruluştaki kültür ve felsefe varlığının daha zengin olması gerekir. Başta felsefeciler olmak üzere, üniversiteler, eğitimciler, kültür adamları, kurumlar, felsefenin özgün ürünler vermesi için çaba göstermeli, özendirici olmalıyız. Eleştiri ve özeleştiri yapmalıyız. Felsefeyi felsefe olarak kendi bağımsız alanında geliştirdiğimiz gibi, onu eğitim, kültür ve politikanın başlıca yol göstericisi durumuna da getirmeliyiz.”


Kaynardağ’ın felsefe dünyamıza yönelik yaptığı eleştiri, öneri ve değerlendirmeleri de büyük önem taşımaktadır. Bizdeki felsefî düşüncelerin çoğunlukla lanse edilmiş düşünceler olarak görüldüğünü belirten Kaynardağ’a göre, “Türk felsefesi, özgün felsefe üretmeye başlayamadığı gibi, kendine lanse edilen felsefeleri de eleştirememiştir. Burada iki sorun ortaya çıkıyor: özgün felsefe yapmak ve eleştirebilmek. Bunlar özgürlüğe bağlı şeylerdir. Birey, özgür olmalı, baskılardan uzak ve rahat düşünce üretebilmelidir. Bu özgürlük, kimi zaman ele geçtiyse de, çoğu zaman Türk aydınının elinden alınmıştır. Türk aydını özgürlüğünü bir gün yaratacaktır.”
Felsefenin temel koşulunun “eleştiri” olduğunun vurgulayan Kaynardağ’a göre, “Türkiye’de aydının, kendisine lanse edilen, dışardan gelen felsefî görüşleri eleştirmesi, buna katkılarda bulunması, yeni düşünceler üretmesi şarttır.”


Felsefi düşünceyi hem tarihsel boyutlarıyla hem de güncel sosyo-kültürel oluşumlarla ilişki içinde ele alan Kaynardağ, yine son yıllarda “medya” konusunun oldukça önem kazandığına dikkati çeker. Bu konu, Onun deyimiyle, “Sosyologları, iletişimcileri olduğu kadar felsefecileri de ilgilendiriyor. Bugün insanlık, medyanın olumsuz tutumları yüzünden bir kültür çıkmazında bulunuyor.(...) Medya gibi, bireyi ilgilendiren yaşamsal bir konudan felsefe ve felsefeciler uzak kalamaz. Onu ‘sorun’ olarak ele almaları, sorgulamaları gerekir.”



Düşünce tarihimize yönelirken, iddialı bir bibliyografyacı olarak değil, daha çok meraklı bir felsefeci olarak çalıştığını belirten Kaynardağ, düşünce tarihini göz ardı etmeme konusunda düşünürlerimize bazı çağrılarda bulunur. Çünkü felsefî düşüncenin gelişimi, özgün düşünceler üretilmesi, büyük ölçüde geçmişten günümüze kadar gelen süreç içinde yapılan çalışmaların değerlendirilmesine de bağlıdır.


Başka bir deyişle felsefe, kendi tarihinden ve geçmişinden kopuk olarak gelişemez ve etkinlik gösteremez. Türkiye’de felsefenin önünü açmak, yolunu genişletmek ve yolda yürümek için, geçmişteki başarıların ve başarısızlıkların incelenmesi konusunda Kaynardağ şunları söyler: “Eleştiri ortamı ve özgürlük sağlanırsa, Türk aydını da çalışmalarını yapacak ve dünya felsefesine katkıda bulunacaktır. Ben durumu böyle görüyorum. Şimdiye kadar olanlar, aydınlanma, kültür aktarılması ve yöntem öğrenilmesi şeklinde ele alınırsa yine de yararlı olmuştur. Bu birikimi, bir sıçrama yaparak değerlendirmek, bunlara özgün bir nitelik vermek, bundan sonraki iş olabilir. Birtakım çalışmalar olmuştur, bunları değerlendirmek, Türk düşünüş tarihinde özgün çalışmalar varsa bunları ortaya çıkarmak, yine bize düşüyor. İdealizmden, pozitivizme kadar bizde hangi çalışmalar, hangi katkılar var, ele alınmalıdır. Hocamız Takiyettin Mengüşoğlu’nun felsefî antropolojiye bir katkısı var mıdır? Hilmi Ziya Ülken’in düşünce tarihimiz konusundaki çalışmalarının önemi nedir? Nusret Hızır bilimsel felsefede ne yapmıştır? Böyle sorular ve daha niceleri üstünde araştırma yapılabilir.”


Kaynardağ’ın çalışmaları bize, felsefî düşüncenin Cumhuriyet öncesinden günümüze kadar hangi aşamalardan, hangi yollardan geçerek geldiğini görme olanağını sunmakta, bu konudaki yeni çalışmalar için zengin bir malzeme ve ipuçları sağlamaktadır. Onun değişik yerlerde yayınlanmış ama kitaplarda yer almamış yazılarının ve konuşmalarının da kitap haline getirilmesi, kültür ve düşünce tarihimiz açısından çok yararlı olacaktır.


Not:.Arslan Kaynardağ ve çalışmaları hakkında daha kapsamlı bilgi için şu kitaba başvurulabilir: Arslan Kaynardağ’a Armağan-Türkiye’de Felsefenin Kurumlaşması, Yayına Hazırlayan. Mustafa Günay, İlya İzmir Yayınları, 2006, İzmir.


Bu yazı Cumhuriyet Kitap dergisinin 4 Haziran 2009 tarihli 1007 nolu sayısında yayınlanmıştır.

· Yrd. Doç. Dr. Çukurova Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, mgunay@cu.edu.tr

12 Mayıs 2009 Salı

Felsefe bilim ve ahlak üzerine

FELSEFE, BİLİM VE AHLAK OLMADAN TOPLUM OLMAZ



Arslan Kaynardağ



12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinden sonra toplum büyük bir yozlaşma içine girdi. Bozulma daha önce de vardı, ama böylesine artış göstermemişti.
Rahatsızlığa çare diye öne sürülen dinsel öğretim, aydınlanmanın, bilimin karşısında yer aldı. Bireyle Tanrı arasında kalması gereken din, zorlamaya, şiddete yönelen, sevgiden uzak bir ideoloji görünümüyle karşımıza çıktı.



Her alanda görülen bozulma ve yozlaşma gittikçe hızlandı. Evrensel felsefe ve hukukun insanı yücelten değerlerine ulaşılamadığı gibi, geleneksel ahlakın olumlu ve güzel yönleri de yok olmaya başladı.

Kar ve çıkar hırsından başka şeye söz hakkı tanımayan, iyi ve güzel bütün değerleri yadsıyan kötü bir liberalizm uygulaması, insansal olanla birlikte uygarlık ürünlerini de yok etmeye girişti. Vatan bilincine, tarih bilincine, dil bilincine yer verilmez oldu.
Bu durumda yapılacak iş; felsefe, bilim ve etik’e başvurmak olmalıdır.


Olayları yöntemli bir düşünce ile sorgulamaya, kavramlara açıklık getirmeye felsefe diyoruz. İyi ve iyilik kavramları üzerinde düşünmek bizi ‘ahlak felsefesi’ne götürüyor.
Deneysel yöntemlere ve gerçek verilere dayanarak yasalar ortaya koymaya çalışan düzenli bilgiye ise bilim adını veriyoruz. Bilimsel bilgi, aklın süzgecinden geçen deneyimlerin ürünlerinden oluşuyor.



Bilim, doğa ile ilişkilerimize rahatlık getirdiği gibi, insanlar arasındaki ilişkilere, toplum olaylarına, akla uygun bir yön vermeyi de öğretiyor. Planlama kavramını gündeme getiriyor.
Bugün toplumumuza karmaşa (kaos) egemendir. Felsefe, etik ve bilim, karmaşadan düzenli topluma geçmek için bir an önce devreye girmelidir. Doğru dürüst yönetim, hukuk, böyle sağlanır.


Bilimin hemen arkasından, bir bakıma onun uzantısı olarak teknik gelmektedir. Teknik, insanlığa yararlı olduğu gibi zararlı da olabilir. Zararlı oluşunun en çarpıcı örnekleri savaş ve iletişim araçlarında görülmektedir.
İnsan kimi zaman melek kadar iyi, kimi zaman canavar kadar kötü olabildiğinden; teknik, onun elinde canavarlaşabilmektedir.
Tekniğin, teknolojinin bireye ve topluma zarar verecek yola girmesi, felsefe ve etikle önlenebilecektir.



Toplumlardaki bilinçli ya da bilinçsiz insan düşmanlığına son vermek için, insan haklarını, insan değerlerini, erdemi savunan ahlaktan (etikten) başka dayanağımız yoktur.
Türkiye, çeşitli evrelerden geçerek bugünlere geldi. Arkamızda bir tarih, önümüzde bir gelecek var. Tarihimizi felsefe ve bilimle yorumlamak, geleceğimizi felsefe ve bilimle yapmak zorundayız. ‘Tanzimat’ın, ‘Meşrutiyet’in ve ‘Cumhuriyet’in bize öğrettiği çok şey var.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra bağımsız Türkiye kurulunca, bütün olumsuz koşullara karşın felsefe, ahlak ve bilimin öncülüğünde hareket edilmiştir. Böyle olduğun için ekonomide, eğitimde, iç ve dış siyasette başarı kazanılmıştır.



Bugün daha iyi durumda olmamız gerekirken olamıyoruz. Doğrularımız, iyilerimiz azalıyor, yanlışlarımız, kötülerimiz çoğalıyor. Bunun nedeni felsefeye, ahlaka, bilime, bilimsel düşünceye gereken önemin verilmemesidir. Başta sosyal bilimler olmak üzere bütün bilimler, kendilerinden yararlanmamızı bekliyor.


Demokrasi, eğitim demektir, eğitilmişliği gerektirir. Eğitimin temel direkleri felsefe, ahlak ve bilimdir. Böyle olmazsa demokrasi halkı sömürmek ve aldatmak için üretilen birtakım laflardan öteye geçemez.

1994



Not: Bu yazı ÖZNE derigisinin 9. sayısından alınmıştır.